بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ سَأَلَ سَآئِلٌۢ بِعَذَابٍۢ وَاقِعٍۢ
Soran biri gerçekleşecek azabı sordu.
70. sure · Mekke · 44 ayet
سُورَةُ المَعَارِجِ
Meal: Mehmet Okuyan
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ سَأَلَ سَآئِلٌۢ بِعَذَابٍۢ وَاقِعٍۢ
Soran biri gerçekleşecek azabı sordu.
لِّلْكَٰفِرِينَ لَيْسَ لَهُۥ دَافِعٌۭ
Kâfirler için, o azabı savacak[1] (kimse) yoktur.
مِّنَ ٱللَّهِ ذِى ٱلْمَعَارِجِ
O (azap), yüksek makamların sahibi Allah'tandır.
تَعْرُجُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيْهِ فِى يَوْمٍۢ كَانَ مِقْدَارُهُۥ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍۢ
Melekler ve ruh(lar), miktarı elli bin sene olan bir günde O'na yükselir.[1]
فَٱصْبِرْ صَبْرًۭا جَمِيلًا
Sen güzelce sabret!
إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُۥ بَعِيدًۭا
Doğrusu onlar, o (hesabı) uzak (ihtimal) görüyorlar.
وَنَرَىٰهُ قَرِيبًۭا
Biz ise onu yakın görmekteyiz.[1]
يَوْمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلْمُهْلِ
O gün gök, erimiş maden gibi olur.
وَتَكُونُ ٱلْجِبَالُ كَٱلْعِهْنِ
Dağlar, (yayılmış) yün gibi bir hâl alır.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًۭا
Hiçbir dost da dostu(nu) soramaz.[1]
يُبَصَّرُونَهُمْ ۚ يَوَدُّ ٱلْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍۭ بِبَنِيهِ
(11, 12, 13, 14) Birbirlerine gösterileceklerdir.[1] O suçlu kişi, o günün azabından (kurtulmak için) oğlunu (çocuğunu), hanımını (eşini), kardeşini, kendisini koruyup barındıran yakınlarını ve yeryüzünde kim varsa hepsini kendisini (azaptan) kurtarması için fidye vermek isteyecektir.[2]
وَصَٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ
(11, 12, 13, 14) Birbirlerine gösterileceklerdir.[1] O suçlu kişi, o günün azabından (kurtulmak için) oğlunu (çocuğunu), hanımını (eşini), kardeşini, kendisini koruyup barındıran yakınlarını ve yeryüzünde kim varsa hepsini kendisini (azaptan) kurtarması için fidye vermek isteyecektir.[2]
وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِى تُـْٔوِيهِ
(11, 12, 13, 14) Birbirlerine gösterileceklerdir.[1] O suçlu kişi, o günün azabından (kurtulmak için) oğlunu (çocuğunu), hanımını (eşini), kardeşini, kendisini koruyup barındıran yakınlarını ve yeryüzünde kim varsa hepsini kendisini (azaptan) kurtarması için fidye vermek isteyecektir.[2]
وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ جَمِيعًۭا ثُمَّ يُنجِيهِ
(11, 12, 13, 14) Birbirlerine gösterileceklerdir.[1] O suçlu kişi, o günün azabından (kurtulmak için) oğlunu (çocuğunu), hanımını (eşini), kardeşini, kendisini koruyup barındıran yakınlarını ve yeryüzünde kim varsa hepsini kendisini (azaptan) kurtarması için fidye vermek isteyecektir.[2]
كَلَّآ ۖ إِنَّهَا لَظَىٰ
(15, 16) Hayır! Şüphesiz ki o (cehennem), derileri kavurup soyan alevli bir ateştir.
نَزَّاعَةًۭ لِّلشَّوَىٰ
(15, 16) Hayır! Şüphesiz ki o (cehennem), derileri kavurup soyan alevli bir ateştir.
تَدْعُوا۟ مَنْ أَدْبَرَ وَتَوَلَّىٰ
(17, 18) Arkasını dönüp yüz çevireni ve (mal) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağıracaktır.[1]
وَجَمَعَ فَأَوْعَىٰٓ
(17, 18) Arkasını dönüp yüz çevireni ve (mal) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağıracaktır.[1]
۞ إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا
Şüphesiz ki insan çok hırslı yaratılmıştır.
إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعًۭا
Başına bir kötülük geldiğinde çok sızlanır.[1]
وَإِذَا مَسَّهُ ٱلْخَيْرُ مَنُوعًا
Bir hayra (zenginliğe) ulaşınca da çok cimri kesilir.
إِلَّا ٱلْمُصَلِّينَ
Ancak salât (ibadet) edenler hariç!
ٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ دَآئِمُونَ
Onlar salâtlarında (ibadetlerinde) devamlı olanlardır.
وَٱلَّذِينَ فِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّۭ مَّعْلُومٌۭ
(24, 25) Onlar mallarında açıktan isteyen ve açıktan isteyemeyen(ler) için bilinen bir hak bulunanlardır.[1]
لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ
(24, 25) Onlar mallarında açıktan isteyen ve açıktan isteyemeyen(ler) için bilinen bir hak bulunanlardır.[1]
وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ
Onlar hesap gününe inananlardır.
وَٱلَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ
Onlar Rablerinin azabından korkanlardır.
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍۢ
Şüphesiz ki Rablerinin azabı(na karşı) güvende olunamaz.
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَٰفِظُونَ
Onlar namuslarını koruyanlardır.
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزْوَٰجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَٰنُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ
Ancak eşleri yani (evlilik yoluyla) meşru olarak sahip oldukları kişiler hariç.[1]Şüphesiz ki onlar, (eşleriyle ilişkilerinde) kınanmazlar.
فَمَنِ ٱبْتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُو۟لَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْعَادُونَ
Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise haddini aşanların ta kendileridir.[1]
وَٱلَّذِينَ هُمْ لِأَمَٰنَٰتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَٰعُونَ
Onlar emanetlerine ve sözlerine uyanlardır.[1]
وَٱلَّذِينَ هُم بِشَهَٰدَٰتِهِمْ قَآئِمُونَ
Onlar şahitliklerini yerine getirenlerdir.
وَٱلَّذِينَ هُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Onlar bütün ibadetlerini koruyanlardır.
أُو۟لَٰٓئِكَ فِى جَنَّٰتٍۢ مُّكْرَمُونَ
İşte onlar cennetlerde ağırlanacaklardır.
فَمَالِ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ
(36, 37) Kâfir olanlara ne oluyor ki sağdan ve soldan bölük bölük sana doğru boyunlarını uzatıyorlar!
عَنِ ٱلْيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ عِزِينَ
(36, 37) Kâfir olanlara ne oluyor ki sağdan ve soldan bölük bölük sana doğru boyunlarını uzatıyorlar!
أَيَطْمَعُ كُلُّ ٱمْرِئٍۢ مِّنْهُمْ أَن يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍۢ
Onlardan her bir kişi nimet cennetine konulacağını mı umuyor!
كَلَّآ ۖ إِنَّا خَلَقْنَٰهُم مِّمَّا يَعْلَمُونَ
Hayır! Şüphesiz ki biz onları bildikleri şeyden yarattık.
فَلَآ أُقْسِمُ بِرَبِّ ٱلْمَشَٰرِقِ وَٱلْمَغَٰرِبِ إِنَّا لَقَٰدِرُونَ
(40, 41) Hayır! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim[1] ki onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve biz asla geçilebilenler değiliz.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ خَيْرًۭا مِّنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
(40, 41) Hayır! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim[1] ki onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve biz asla geçilebilenler değiliz.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا۟ وَيَلْعَبُوا۟ حَتَّىٰ يُلَٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ
Sen onları (şimdilik) bırak da kendilerine vadedilen günlerine kavuşuncaya kadar (boş işlere) dalsınlar, oynasınlar![1]
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ ٱلْأَجْدَاثِ سِرَاعًۭا كَأَنَّهُمْ إِلَىٰ نُصُبٍۢ يُوفِضُونَ
(43, 44) O gün onlar sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi kendilerini aşağılanma kaplamış olarak gözleri (perişanlıktan) yıkılmış bir hâlde[1] mezarlarından hızla çıkacaklar. İşte bu kendilerine vadedilmiş gündür![2]
خَٰشِعَةً أَبْصَٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۭ ۚ ذَٰلِكَ ٱلْيَوْمُ ٱلَّذِى كَانُوا۟ يُوعَدُونَ
(43, 44) O gün onlar sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi kendilerini aşağılanma kaplamış olarak gözleri (perişanlıktan) yıkılmış bir hâlde[1] mezarlarından hızla çıkacaklar. İşte bu kendilerine vadedilmiş gündür![2]