بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُدَّثِّرُ
Ey (peygamberlik görevine) bürünen!
74. sure · Mekke · 56 ayet
سُورَةُ المُدَّثِّرِ
Meal: Mehmet Okuyan
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُدَّثِّرُ
Ey (peygamberlik görevine) bürünen!
قُمْ فَأَنذِرْ
Kalk ve uyar!
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
Sadece Rabbini yücelt!
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ
Elbiseni (kalbini) temiz tut!
وَٱلرُّجْزَ فَٱهْجُرْ
Pislikten uzak dur!
وَلَا تَمْنُن تَسْتَكْثِرُ
(Yaptığını) çok görerek başa kakma!
وَلِرَبِّكَ فَٱصْبِرْ
Sadece Rabbin için sabret!
فَإِذَا نُقِرَ فِى ٱلنَّاقُورِ
(8, 9) Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün, çok zor bir gün (olacak)tır.
فَذَٰلِكَ يَوْمَئِذٍۢ يَوْمٌ عَسِيرٌ
(8, 9) Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün, çok zor bir gün (olacak)tır.
عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍۢ
Kâfirler için kolay değildir.[1]
ذَرْنِى وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًۭا
Tek başıma yarattığımla beni baş başa bırak!
وَجَعَلْتُ لَهُۥ مَالًۭا مَّمْدُودًۭا
Ona çok mal verdim.
وَبَنِينَ شُهُودًۭا
Göz önünde olan çocuklar (verdim).
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمْهِيدًۭا
Her şeyi önüne serdim.
ثُمَّ يَطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ
(Ama) ardından o (kişi, ona verdiğim nimetlerimi) daha da artırmamı ister.
كَلَّآ ۖ إِنَّهُۥ كَانَ لِءَايَٰتِنَا عَنِيدًۭا
Hayır! Şüphesiz ki o, ayetlerimize karşı inatçıydı.
سَأُرْهِقُهُۥ صَعُودًا
Onu ileride sarp bir yokuşa sardıracağım!
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
Şüphesiz ki o, düşündü ve ölçüp biçti.
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
Sonra, kahrolası (yine) nasıl da ölçüp biçti!
ثُمَّ نَظَرَ
Sonra baktı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ
Sonra surat(ını) astı, kaş(larını) çattı.
ثُمَّ أَدْبَرَ وَٱسْتَكْبَرَ
Sonra arkasını döndü, kibirlendi.
فَقَالَ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌۭ يُؤْثَرُ
"Bu (Kur'an), geçmişten nakledilen bir büyüden başka bir şey değildir." dedi.
إِنْ هَٰذَآ إِلَّا قَوْلُ ٱلْبَشَرِ
"Bu, insan sözünden başka bir şey değildir!" (dedi).
سَأُصْلِيهِ سَقَرَ
Onu Sekar'a atacağım.
وَمَآ أَدْرَىٰكَ مَا سَقَرُ
Sekar'ın ne olduğunu sana bildiren ne olabilir ki!
لَا تُبْقِى وَلَا تَذَرُ
Ne (yakmadık yer) bırakır, ne de terk eder.[1]
لَوَّاحَةٌۭ لِّلْبَشَرِ
İnsanın (derisini) kavurur.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
Üzerinde on dokuz vardır.[1]
وَمَا جَعَلْنَآ أَصْحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةًۭ ۙ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةًۭ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِيَسْتَيْقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَيَزْدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ إِيمَٰنًۭا ۙ وَلَا يَرْتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ وَٱلْمُؤْمِنُونَ ۙ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌۭ وَٱلْكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًۭا ۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهْدِى مَن يَشَآءُ ۚ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ ۚ وَمَا هِىَ إِلَّا ذِكْرَىٰ لِلْبَشَرِ
Biz ateşin sahiplerini (muhafızlarını) ancak melekler yapmışızdır. Onların sayısını kâfir olanlar için sadece bir imtihan yaptık ki kendilerine kitap verilenler ikna olsunlar; iman edenlerin imanı artsın;[1] hem kendilerine kitap verilenler hem de müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de "Allah bu örnekle ne kastetmiştir ki?" desinler. İşte böylece Allah dileyeni (layık gördüğünü) saptırır (sapkınlığını onaylar), dileyeni (layık gördüğünü) doğru yola ulaştırır.[2] Rabbinin ordularını O'ndan başka kimse bilemez. Bunlar, insanlık için sadece (gerçeğin) hatırlat(ıl)masıdır.
كَلَّا وَٱلْقَمَرِ
Hayır! Yemin olsun: Aya,
وَٱلَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ
Dönüp gitmekte olan geceye,
وَٱلصُّبْحِ إِذَآ أَسْفَرَ
Ağarmakta olan sabaha ki[1]
إِنَّهَا لَإِحْدَى ٱلْكُبَرِ
O (cehennem), büyük (ceza)ların birisidir.
نَذِيرًۭا لِّلْبَشَرِ
(36, 37) İnsanlık için yani sizden ileri gitmek veya geri(de) kalmak isteyenler için uyarıcıdır.
لِمَن شَآءَ مِنكُمْ أَن يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ
(36, 37) İnsanlık için yani sizden ileri gitmek veya geri(de) kalmak isteyenler için uyarıcıdır.
كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ
Her nefis kazandıklarına karşılık rehindir.[1]
إِلَّآ أَصْحَٰبَ ٱلْيَمِينِ
Sağın halkı[1] hariç.
فِى جَنَّٰتٍۢ يَتَسَآءَلُونَ
(40, 41, 42) Cennetlerdeyken "Sizi ateşe sürükleyen nedir?" diye suçluların durumundan soracaklar.
عَنِ ٱلْمُجْرِمِينَ
(40, 41, 42) Cennetlerdeyken "Sizi ateşe sürükleyen nedir?" diye suçluların durumundan soracaklar.
مَا سَلَكَكُمْ فِى سَقَرَ
(40, 41, 42) Cennetlerdeyken "Sizi ateşe sürükleyen nedir?" diye suçluların durumundan soracaklar.
قَالُوا۟ لَمْ نَكُ مِنَ ٱلْمُصَلِّينَ
(Onlar da) şöyle diyecekler: "Biz salât (ibadet) edenlerden değildik.[1]
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ ٱلْمِسْكِينَ
Yoksulu doyurmazdık.
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلْخَآئِضِينَ
Boş şeylere dalanlarla birlikte biz de boş şeylere dalardık.[1]
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ
Hesap gününü yalanlardık.
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلْيَقِينُ
Sonunda kesin bir gerçek (olan ölüm) bize gelip çattı."
فَمَا تَنفَعُهُمْ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ
(Bekledikleri) şefaatçilerin şefaati onlara yarar sağlamaz.[1]
فَمَا لَهُمْ عَنِ ٱلتَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ
(49, 50, 51) Onlara ne oluyor da aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibi bu hatırlatmadan (Kur'an'dan) yüz çeviriyorlar?[1]
كَأَنَّهُمْ حُمُرٌۭ مُّسْتَنفِرَةٌۭ
(49, 50, 51) Onlara ne oluyor da aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibi bu hatırlatmadan (Kur'an'dan) yüz çeviriyorlar?[1]
فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍۭ
(49, 50, 51) Onlara ne oluyor da aslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri gibi bu hatırlatmadan (Kur'an'dan) yüz çeviriyorlar?[1]
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ ٱمْرِئٍۢ مِّنْهُمْ أَن يُؤْتَىٰ صُحُفًۭا مُّنَشَّرَةًۭ
Aslında onların her biri, kendisine (önünde) açılmış sahifeler (vahiy) verilmesini istiyor.
كَلَّا ۖ بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلْءَاخِرَةَ
Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذْكِرَةٌۭ
Hayır! Şüphesiz ki bu (Kur'an), bir hatırlatmadır.
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ
Dileyen onu(nla gerçeği) hatırlar.[1]
وَمَا يَذْكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ ۚ هُوَ أَهْلُ ٱلتَّقْوَىٰ وَأَهْلُ ٱلْمَغْفِرَةِ
(Bunu yapanlar), Allah'ın istediğinden başkasını hatırlamamış olurlar.[1] Takvâya (duyarlı olmaya) layık olan da bağışlayan da O'dur.